Hatırlıyorum…

Elimde eski bir kitap, adı “Kültürel Bellek”. Bana hatırlamam gerekenleri değil de hatırlamanın ya da unutmanın girdaplarından bahsediyor. Bu girdaplar önemli çünkü oralarda savrulmuş buluyorum kendimi-savrulmuş ve hatırlarken unutur bir halde. Assman’ın Blumerg’den alıntıladığı “hatırlamanın saf gerçekliği yoktur” yaklaşımını düşünerek. “Yine de” diyerek, “olsun unutmanın da saf gerçekliği yoktur nasılsa…”

Gerçeğin girdaplarda saklı olduğunu bilmek içimi ferahlatmayacak-en azından şu ara. O yüzden bu arayı çekip çıkarmak istiyorum bilinçaltından su yüzüne. Söze şu cümleyle başlayarak:Yıllar, yıllar önceydi. Belki de o kadar eski değildi ama bugünden oraya bakıldığı zaman derin bir tünelin ses vermeyen dipsizliğiyle karşı karşıyayım. Böyle oluşum yaşamla verdiğim sorunlu mücadeleyle mi ilgili yoksa bir şeyler gerçekten çok mu kötüye gidiyor ? O yüzden mi bu hatırlayış, bu hatırlayışın bir umut telkininde bulunmasına duyduğum özlem? Yaşlanıyorum, bu işin başka bir boyutu ama düşlerimi hala tazı hızıyla koşabilen tavşan kılığına girmiş zamanın kinsiz dehlizlerinde ermiş gencecik insanlar süslüyor. Neredeler onlar?  Koşuyorum alelacele , ilk gençliğimin konser salonlarına, sinemalarıma, hayallerimde tozlanmış simalara, sorularıma sarılıyorum neredeyse, öyle bir kıpırtı olsa keşke, keşke düşüversek yollara yeniden diyerek, böyle bir hisle bir dikilişim var ki ayağa. Sonra sessizlik. Sonrası yok.

Nasıl başlayabilirim böyle bir yazıya?

Hani neredeyse “hadi oradan” diyen yaşlı, gönlü bezgin suratları özlüyorum. Onlar da yok şimdi. Evlerine kapanmış olmalılar, canları hiçbir şey çekmiyor olmalı. Keşke ellerimiz birleşebilse. Küsmüş gitmiş olmalılar, ucunu bırakmış, başka rüyalara dalmış gitmiş. Onlar da yok.

İyi de nasıl devamını getirebilirim bu yazının? Niye kimse yok? Niye herkes ve hepimiz kendi mevsimlerimizin seç seç beğen, en derin, en atıl  kış uykularındayız-tüm panellere, bianellere, imza günlerine, kutlamalara, galalara rağmen, neden?

Ve işte o yüzden yıllar, yıllar önceydi diyerek başlamak hesabını kitabını yapmış bir yetişkin edasıyla “unutmayalım” demek için ortada boy gösterme hakkını sunabilir bana. Ama bu hiçbir şeye yetmeyecek çünkü unutturma politikalarının baş aktörleri, bizlere “unutun” diyecek yine. Unutun, her şeyi unutun. “Neleri unutmadınız ki sizler? Bizler sizlere neleri unutturmadık ki!”

Jan Assman’ın Kültürel Bellek’ten bizlere şöyle seslendiğini duysak da…”Çünkü farkındalık olmadan hatırlamak mümkün değildir”. Bu farkındalık hissi elimizden ne zaman çalındı, bizler ne zaman unutmayı bu kadar sever olduk? Hafızada tutabilmenin oluşturduğu somutluktan nasıl bu kadar koptuk? Toplumsal belleğimizi neden sadece işimize geldiği zamanlarda devreye soktuk? Yoksa bu da mı bir politikaydı hayatlarımıza kasteden? Assman “toplumsal belleğin zaman ve mekan kavramlarının, söz konusu grubun duygusal ve değerlerle yüklü yaşam bağlamı içindeki iletişim biçimleriyle oluştuğunu” söylüyor. İletişimin ne olduğunu hatırlamaya çalışıyorum. Yok, onu da unutmuşum. Kim vurduya gitmiş iletişim. Bir kimlik oluşturmak adına çöpe atmışız onu. Oysa “doğal olan hiçbir kimlik” yoktur diyor Assman sahteliğimizin meşruiyetini vurgulayarak. Kendimizden kendimizle yüzleşmekten  bu yüzden mi bu kadar korkuyoruz?

Sahi neyi hatırlayabilirim? Bizleri bu günlerin eşiğine getirip bırakan hangi mekanı, hangi zamanı, hangi çehreyi?