Herkes

Bayramın üçüncü günü.

Almanya’dan döner dönmez hevesle kendimi bayrama ve sokaklara bırakıyorum. Bu canlılığı ne kadar çok özlemişim!

Ancak bir süre sonra genzime takılan bir acılık var. Soluk almakta zorlandığım ve gözlerime, burnuma yürüyen bir ıslaklık. Bir süre sonra yürüyemez hale geliyorum. Etrafımdakilerin durumu da benden farklı sayılmaz. Kimisi ağzını tutuyor, kimisi burnunu, kimisi tamamen iptal olmuş bir halde genzini temizlemeye çalışıyor.

Bu İstanbul Kadıköy’de yaşanan bir bayram günü enstantanesi. Kadıköy Meydanı’na, ben diyeyim beş, siz deyin on kilometre uzaklarda bir yerlerde rüzgârın azizliğine verdiğimiz bir tuhaflığın içinde, sokakta oynayan bayram çocuklarıyla birlikte yutkunmaya çalışıyoruz. Havanın içine gizlenmiş bir yanık kokusu alıyorum, alıyorum almasına ama bayram günü kim neyi böyle yakar diye kafamdan geçirdiğim bütün sahneler ağır çekim bir toz bulutu halinde umursamadan önümden çekip gidiyor.

Sonra işin rengi anlaşılıyor. 1 Eylül Dünya Barış Günü kutlanıyor Kadıköy’de. Dünya Barış Günü 1 Eylül 1939’da Nazilerin Polonya’yı işgal etmesiyle başlayan, insanlık tarihi için kara bir leke haline gelen sürecin başladığı o gün, belki de insanlar bir daha aynı gaflete düşmesinler diye barış günü ilan edilmiş.

Ancak insanlar inatla ve neredeyse insanüstü bir çabayla o gaflet çukuruna düşmekten kurtulamıyor. Barışa duyulan özlem buysa savaşın ne olduğu konusu bilinmezliğini korumaya devam ediyor. Gerçekten barış bir neden midir, yoksa bir sonuç mu? Sonuçsa bu sonucu besleyen nedenler şiddetle, silahla, bombayla inşa edilebilir mi? Bu soruyu ilk olarak bu toplantıyı düzenleyen ve daha önce de militarizme karşı bir yürüyüşte, bu köşeden ‘barışa inanan herkese’ başlıklı duyurularını paylaştığım Kent Demokrasi Konseyi’nin yöneticilerine sormak istiyorum. ‘Barışa, antimilitarizme inanan herkes’ çok ciddi bir önermedir. O önermedeki ‘herkes’in sorumluluğunu alıyor musunuz? Yaşananlar bunun sadece lafta kaldığını gösteriyor. Kısaca herkesin kendi gibi olan ‘herkesini’ önemsediğini. Yani toplum olarak yaşadığımız arbedenin özetini.

‘Herkes’ bu değildir

Keza aynı koşul güvenlik güçleri için de geçerli. Bir bayram günü sokaklarda oynayan çocukları, birbirine bayram ziyaretine giden kendi halinde kentliyi korumak, onları biber gazına boğarak sağlanacak bir asayişse (ki bu filmi biz çok gördük) burada da ‘herkes’ konusunda ciddi bir sorun var demektir. Kaldı ki insanların çoğu 1 Eylül mitingine gerçekten barışa inandıkları için gelmiş de olabilir. Bu biber gazıyla onlara verilen mesajsa belli: ‘Potansiyel suçlusun.’ Peki neden? İnsanların barışa destek vermeye hakkı yok mu? Olmamalı mı? Nedir?

Bana öyle geliyor ki sorun ‘herkes’te saklı. Herkesin barışında. Bizim gibi olmayan, bize benzemeyenlerin barışını koruma ve gözetme cesaretinde. Aşikâr ki ‘Benim gücüm seninkini alt eder’le barış sağlanmaz. Sağlanabilseydi 2. Dünya Savaşı’nı tüm insanlık tarihi için kara bir leke olarak ruhumuza kazımaz ve o karanlık 1 Eylül gününü Dünya Barış Günü olarak kutlamazdık. İnsanlık, kontrolsüz gücün güç olmadığını, savaşın ne olduğunu çok iyi biliyor. Galiba iş bunu insana anlatmakta.