04/07/2011
…Bir kalem dikin mezarıma
Yan yana gelmemiş
Sözcükler var daha.
Kalem ve Toprak’tan
Bu dünyadan giderken, yaşarken ne yaptık diye soracağız kendimize. Kurallarla, kaprislerle, hırs, hız ve baskıyla yaşamı ele geçirmek, ona hükmetmek adına bir şeyler yapmaksa kafamızdaki yaşam, evet yapmış olacağız. Oysa yaşamak gerçekten bu mudur, yaşam gerçekten yakalanabilir mi diye sormaya başlamışsak… İşin rengi orada değişebilir.
Yaşamdan çıkarabildiğim anlama cuk diye oturan, kafamdaki yaşama denk gelen bir yer var burada. Tuhaf bir havası var. Adına Bacvice denilen şehrin, yani Split’in göbeğinde mavi bayraklı bir plaj burası. Halka açık, uçsuz bucaksız mavi berrak bir suyun dışında gösterişsiz, kendi halinde bir yer. Sanırım o yüzden göz kamaştırıyor. İkindi saatlerinde neredeyse bütün Split, her sınıftan insanla burada. özellikle gençler. Etraftaki her şeyle kafa yapmak ister gibi hoyratça eğleniyorlar. Sesin kendisi bu, özgünlüğü, gücü.
Denize atlama yarışı yapıyorlar. çeşit çeşit atlıyorlar suya. Yarış bu. Herkesin kendine ait, kendine özgü bir atlayış stilinin gözler önüne serilmesi. Zafer filan yok. Sadece kahkaha var. Büyük bir çoğunluğu kafalarını yarıp çıkıyor sudan. Küfür edip, biraz sakinledikten sonra plajın yoksul, sidik kokan köşelerinden birine tüneyip deli gibi sigara tüttürüyorlar. Kızlara takılıyorlar, çok şükür ki kızlar da onlara. ‘Millet ne der?’ takıntıları yok kızların. Yan yana duruyorlar erkeklerle, bazen onlar da denize atlama yarışına katılıyor. Gençliğe yaraşan çılgın kahkaha krizleriyle yeri göğü inletiyorlar hep birlikte.
Anlamadığım bir dilin içinde dolanıp duran tanıdık bir argo bu. Genç, diri, genç bir insandan başka bir genç insana uzayabilen, değişebilen, arayışını hiç tüketmeyen, dalga geçen, hayatta kıdemli ne varsa ‘olur olur görürsem söylerim’ deyip, gerektiğinde ‘zıııızt Erenköy’ diye hayata takılan bir dil. Farklılığı sözdiziminde değil sözcük düzeyinde gerçekleşen bu dili ben, bu kez beden diline oturtulmuş haliyle çözüyorum.
Bu bedene kadar işlemiş argo sayesinde onların aralarında bir sürü şeyi yeniden hatırlıyorum. Yazmanın yaşamla girdiği ilişki bunlardan biri. Kenarda oturup notlar aldığım defter onların telaşlı suya atlamalarıyla öbek öbek kabarmış bir haldeyken düşünüyorum bunları. Bir kez daha. örneğin neşeli kalmanın gerçekten genç kalmak olduğunu. Yaşamı gırgıra alabilmenin, onunla bununla makara geçmenin hâlâ mümkün olduğunu. Buna da en çok mutsuz ve yaşamın bir yerine takılmış yaşlıların isyan ettiğini. Belki de artık kendileri öyle gülemediği, belki de yaşamlarında hiç öyle gülmedikleri için. Oysa bu kıyı özel. Bu plajda gençlerle birlikte suyun keyfini çıkaran yaşlılar öyle değil. Sakin bir seyirci, yorgun bir yaşam tutkunu gibi bakıyorlar onlara. Bazısı hiç bakmıyor bile. İri, pörsümüş, yaşanmışlık kokan o güzel göğüslerini Adriyatik güneşinin sıcaklığına bırakmış, evlerinin bir köşesindeymiş gibi şekerleme yapıyorlar. Gençlerin suya atlama sesi onlar için bir ninniden öteye geçmiyor. Suya, ben diyeyim 50, siz deyin 100 defa atlamış ve hâlâ pes etmeyen güllü mayolu delikanlılardan birine sularla kabarmış defter sayfalarımı, birbirinin içine giren harfleri, cümleleri gösteriyorum. Fütursuzca basıyor kahkahayı ve sonra bir kez daha suya atlıyor. Yine ıslanıyorum! Defterdeki bir cümlem daha şişiyor ve sayfada eriyor.
Sizin de ‘Büyük Argo Sözlüğü’nde dediğiniz gibi Hulki Aktunç, dilin gizli bir örgütü var karşımda. ‘Hiçbir sözlük argoya yetişemez, hiçbir yasanın yaşama yetişemeyeceği gibi’ demiştiniz ya, öyle. Yaşam bütün dinamizmiyle akıyor karşımda, bir halk plajında. ‘Günlük yaşama daha yakından bakmanın tanığı’ dediğiniz argoyu ve günü bedenden yansıyan haliyle seyredip duruyorum. Yaşama, yazı da dahil hiçbir şeyin yetişemeyeceğini hatırlayarak… Tam da bu yüzden yeniden yazıya sarılarak. Farklı bir dil, farklı bir dünya görüşü, farklı bir çoğulluk üretebilmek, yan yana gelmemiş sözcükleri yaşamla buluşturabilmek için…
Sizi çok özleyeceğiz.