09/07/2009
İFFETSİZ KADINLAR
Halit Ziya Uşakligil’in ölümsüz yapıtından uyarlanan bir dizi olarak karşımıza çıktı Aşk-ı Memnu, yıllar sonra. Sezon finalini, yastıklı mı yastıksız mı tartışmalarının gündeme geldiği, bu sayede RTüK’ün de kollanabileceği harareti kendinden menkul bir sevişme sahnesiyle yaptık. Bitirdik bitirmesine de aklımın bir yerlerinde “çağdaş” Bihter’in yaşadıkları ve bu yaşadıklarını şimdiki zamanın akışı içersinde tam manasıyla dillendiremeyişi kaldı. Ve dahası: Günümüzde iffetli-iffetsiz kadın ayrımının yaşam içinde bulduğu karşılıklar, namus denilen o soyut kavramın kadın bedeninden alınan intikamlarla linç edilmeye kadar vardırılması.
Hayır hayır, töre cinayetlerine bile uzanmış değilim. Coğrafyası olmayan bir durumdan bahsediyorum. Daha da açık söyleyeyim: Bizzat kentli kadının hayata karşı farkındalığını elde edemeden namus prangasıyla itilip kakıldığı yerle ilgili düşündüklerim. önce babasının, ardından kocasının namusunu korumakla yükümlü olan kadınlardan dem vuruyorum. Hatta annesinin namusunu, hatta çocuklarının ve hatta ülkesinin namusunu da korumakla yükümlü olan kadınlardan!
Sonunda “Pes! Bu ne sınırsız iffetlilik misyonu, bu ne namusmuş ama!” dedirtecek bir durum, velhasıl!
Tam da burada yaşamımızdaki iffet ve namus zırhlarını takip etmek için yine edebiyata dönmek istiyorum. Zira edebiyat, yaşamı kucaklayan bir alan, olan biteni aktaran sahici bir amaç olduğu kadar, yaşamın bu sırlarını bize bonkörce sunan bir araçtır aynı zamanda. Türk romanının kendini var etmeye başladığı ilk zamanlardan, peşisıra gelen ulus-devlet inşası dönemine baktığımızda kadın açısından pek de değişen bir durumun olmadığına fark ederiz. üstelik bu sadece Türkiye’ye özgü bir durum da değildir. özelikle edebiyatın, yeni bir devletin icraatı biçiminde yaşama eklemlendiği dönemler boyunca kadının bir iffet sembolü olarak cisimleştirilmesine tanık oluruz. Buna karşılık, namusun ne olduğunu idrak edemeyip (!) çeşitli yollara başvuran kadınlarınsa iffetsiz, dahası fettan kadınlar olarak etiketlenmesi işten bile değildir. Bununla da bitmez iş: 20. yüzyıl başlarında yazılan romanlarımızda kadının iffetinin boyutuna din ve ülke coşkusu da eklenir ki tadından yenmez olur! Bir zayıf beden bu devasa formülü nasıl kaldırır diye sorarsınız, kaçınılmaz olarak. Kendi yaşamı pahasına ükesinin çıkarlarını düşünen, gerekirse özbenliğini bu kutsal amaçlar uğruna feda etmeye yeltenen kadınlar…
Kadın romancımız Halide Edip’in “Handan” romanını bu gözle bir kez daha okumanızı öneririm. Bir kadının elinden çıkması anlamında da önemlidir bu kitap: O ne kendini yok sayıştır, o muazzam bilinci neredeyse bir hiç uğruna ne acımasız biçimde törpülemektir. Yine de Handan’ın sonunda delirmesine şaşmazsınız. Ki kendine çizilen sınırı aşmaya yeltenen birçok kadın kahramanın sonu ne yazık ki bu hazin sondur, romanlarımızda. Siz bir de gerçek hayattakini düşünün…
Gerçek hayat denince, o dönemi Halide Edip’in edebi eserlerinden ziyade günlüklerinden okumanızı hararetle tavsiye ederim.
Tekrar Bihter’e dönecek olursak… Halit Ziya Uşaklıgil’in kaleminde tüm genelgeçer yaptırımların içinde yasak bir aşka tutulup kıvranıyor olsa da insana özgü olan çelişkileri ile “yaşayan” bir kadındır Bihter. Döneminde yazılmış çoğu yapıttaki kadın karakterlerden farkı da budur. Tip değil karakterdir o.
Dolayısıyla “arada yastık var mıydı yok muydu?” tartışmasından çok, çağdaş Bihter’i de yaşamın rötuşları belli, ak ve karalarıyla değil, grileriyle de yüzleşebilen -ya da yüzleşemeyen- acı ve hüznünü daha net duyumsayabileceğimiz bir kadın olarak görmek daha ilginç sonuçlar yaratabilirdi. En azından geçmişle bugünün farkı ya da aynılığını daha net seçebilmemiz için.