Kadınlar, aileler ve protokol törenleri

Perşembe günü gençlerle eski 4320 sayılı kanunu, yeni haliyle 6284’ü (Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin önlenmesine Dair Kanun) konuştuk. Onların görüşleriyle dile getirmek gerekirse yeni yasa kadını birey olarak öne çıkaran bir yasa değil onun toplumsal rolünü pekiştiren bir araç. Kısaca, kadını toplumsal kurallar çerçevesinde eş ve annelik başlıkları altına sığıştırmaya çalışan bir söyleme tutamak haline getirilmiş bir yasa.

Bu sohbetin ardından Diyanet TV’nin protokol töreninde Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın aileyle ilgili yaptığı açıklamalarına göz attım. “Aile yapımız ABD, Avrupa etkisiyle biraz bozuldu ama bunu yeniden inşa etmemiz lazım. Evliliği külfet görenlere, nikahsız birlikteliklere karşıyız” diyor Arınç.

Arınç’ın bu cümlelerini önemli buluyorum ve mercek altına almayı önemsiyorum.

Aile yapımız ABD, Avrupa etkisiyle bozuldu: Buradan kastedilen Türkiye’nin ruhunu ele geçirmiş olan Batılılıksa, bu bugünün konusu olamaz ki. üstelik bu açıdan bakıldığında sadece aile yapımız değil bütün ruh yapımızın da bozulduğunu söyleyebiliriz. Batı ve Doğu arasına sıkışıp kalmış rüzgârlara açık kalplerimizi ailenin çatısı altında onarmaya yetecek hangi güçtür, bunu anlamakta gerçekten zorlanıyorum. Besbelli ki bedel yine aileden kastedilen kadına kesiliyor, kesilecek! Şu yuvayı yapan dişi kuşa!

Ne bitmez yuvaymış ki yüzyıllardır aynı fasıl devam ediyor. Ders kitaplarından yasalara, reklamlardan medya diline uzanan o dilimde yuvayı yapan kadın (yoksa yuvası yapılan kadın mı demeliyim?) ne zaman birey olacak peki? Bu kadının kendi seçimleri olamayacak mı? çevresini saran toz bulutu içersinde ‘etraf ne der’ diye değil kendi bedenini kendi seçimleriyle donatmasına, bu paramparça hayat tecrübesinde kendi kalbini ve idrakini kendi yara bantlarıyla onarmasına, sarmasına neden izin yok?

Ha şu da önemli: Kadın bunu ilk olarak kendisi fark edecek, tamam. Birey olmanın özgünlüğünü ve bu özgünlüğün ona sunabileceği özgürlük alanına kendi verdiği mücadeleyle ulaşacak. Ama unutmayalım ki bu mücadele için bile makul bir eğitim ve donanıma sahip olması gerekiyor. 21. yüzyılın içersinde havasız kaldığını anlaması ya da soluk alıp verdiği havanın kirliliğini, ağırlığını seçebilmesi için yaşamına, toplumuna, dünyaya geniş açıyla bakabileceği bir düşünce silsilesine sahip olmanın eşiğine gelmiş olması.

Her şey onun kararı olmalı. Nihayetinde yaşamın bütün anlamını onun bedenine, bedenindeki incecik bir zarın varlığına monte etmeye çalışan bütün sistemleri, bu sistemden beslenen söylemleri tek tek görebilmesi için. Ancak ve ancak bu koşulda vücudundaki bütün zarların tehdit altında olduğunu fark edecektir. özellikle de kulak zarının! Kulaklarını sürekli tırmalayan şu ‘Namuslu ol yoksa yanarsın!’ cümlesinin.

Bu eşiği aileyle atlar ya da atlamaz. Bu kadının kendi sorunudur. Protokol açılışlarındaki bayrak-makas ilişkisine indirgenemeyecek hayati bir sorun. ‘Yeniden inşa edilecek’ (yeni) bir şey varsa o da devletin kadın bedeninden elini (artık, bir zahmet, lütfen, n’olur!) çekmesidir.

***

Bu kadar laf ettikten sonra Anneler Günü’nü kutlamak abes mi kaçar? Sanmıyorum. Annelik dünyanın en keyifli deneyimlerinden biri ama bunu bıraksınlar da bizler keşfedelim. Anne olup olmamaya kendimiz karar verelim. Doğurup doğurmayacağımıza, kutsal olup olmadığımıza, cennetin ayaklarımızın altındaki haline vb. vb. vb.

Sevgili anneler ‘gününüz’ kutlu olsun. çocuklarınızı namus takıntılı kişiler olarak değil, insan olmanın keyfini çıkartacak bireyler olarak yetiştirmeye bakın. çocuklarınızı çok ama çok umursayın ama mümkünse, başarabiliyorsanız onlara saçlarınızı süpürge etmemeye özen gösterin. Hem kendi mutluluğunuz hem de onların mutluluğu için.

***

İçimden bir his Bülent Arınç’ın bu dediklerime hak vereceğini söylüyor.