Kitaplar ve Kentler

 

KİTAPLAR  ve KENTLER

 

 

 

Herkesin kenti kendinedir. Hele bir kente ruhunuz ilk kez düşmüşse. Kimisi şimdiki zamanın titrek gölgelerinin izini sürer taş duvarlarda; kimisi hayaletlerle konuşur; kimisi bir sokak lambasının altında kendi kentinin isiyle kafa bulur; kimisi içmeden sarhoş içinin ezikliğine kanar bir kaldırım taşında, sızar; kimisi ayıktır şaşılası ama gelin görün ki bu kez gidilen kent yıllanmış şarabın ta kendisi ve belki daha da beteridir: Kent iyiden iyiye efsunludur.

 

Bu açıdan bakıldığında Filibe yıllanmıştı, şaraptı. Kendini biliş ve sadelikle efsunluydu.

 

Oysa ben bir kente ne zaman gitsem ilk önce kütüphanelerini öğrenmek isterdim. Gönlümün bir dost çektiği ve yabancısı olduğum kentlerde sıcak bir hoşgörüyle insanı karşıladıkları için belki de. Bilen bilir, kütüphanelerde bazen kitap okursunuz ama en çok kitap kokusunu solursunuz. Bir kere o kokuyu koklamaya görün; sonrasında yaşamı cendereye sokan telaşlardan arınma şansınızın daha yükseldiğini görürsünüz. Hayata daha az yabancısınızdır kütüphanelerde.

 

Oysa Filibe’nin kendisi o kokuydu, koca bir kütüphaneydi. Bununla da kalmadı: Bir köşesine yığılıp sakince tavanlarını seyrettiğim eski mi eski bir hikayeye dönüşüverdi. Tanıdığınız ama içine bir türlü sığışamadığınız hikayeler vardır ya, o türden bir şey. Ve işte bir haftasonu karşımda duruyordu: Efsunlu kütüphane Filibe’nin Canlı Hikayesi!

 

Klasik her hikaye gibi bir giriş bölümü vardı.  Bulgar yayınevi Janet 45’in öncülüğünde gerçekleşen “Filibe Okuyor” etkinliğine katılma şansı hasıl olmuştu. 7 saatlik bir yolculuktan sonra eski bir Osmanlı konağına düştü yolum. Bu mavi konak mı kentin hikayesine bahane oldu yoksa ben mi o ara hayale yatkındım, kestirmesi güç.

 

Şimdiki zamanı geçmişle yoğurabilmiş bu tarihe hayran kalmamak mümkün değildi! Filibe gerçekten okuyordu. Nasıl mı? Sanatı hayatının vazgeçilmez bir parçası haline getirmiş bir kent nasıl olursa, öyle.  Kitap okumak sayfaları çevirmek değildir çünkü; hayatı ve kendimizi değiştirebilmenin en sahici yollarından biridir. Velhasıl kent okuyordu, hayatın şifresini çözebilmek için.

 

Bu kanaatin bende uyanmasında Filibe Başkonsolosu ümit Yalçın ve eşi, Sofya’daki önde gelen diplomatlarımızdan Gül Yalçın ile yaptığımız sohbetin etkisi büyük. Son günlerde önyargılı “monşer” nidalarıyla atıfta bulunulan diplomat imajını yerle bir eden bu hayat dolu çiftle edebiyattan tiyatroya, günlük hayattan Bulgaristan’ın ekonomisine hemen her şey konusunda sohbet ettik. ümit Yalçın kendisine hep sorulagelen “niye Bulgarlar AB’de de, biz değiliz?” sorusuna çok net yanıt verdi: Kurumsallaşma…

Kenti biraz daha dolaştıktan sonra bu sözcükten kastedilenin en gündelik pratikten en siyasi ortama açılabilecek bir yelpaze olduğunu görebiliyordunuz. Herhangi bir resim sergisine cumhurbaşkanının gelmesi, bir kitap okumasına valinin eşlik etmesi sıradan bir olaydı Filibe’de. İnsanlar eğlenmeyi yaşama borçlu kalmak olarak algılamıyorlardı. Kent tarihten ürkmüyordu. Komünizm yorgunuydular ama hayat vurgunu değildiler. Bu geçiş sürecinde Bulgaristan neyse de Filibe yoksul bir kentti, mafyayla başı ciddi olarak beladaydı ama yaşam yoksunu değildi.

 

Yok yok Filibe bir hikayeden çok şiire benziyordu!

 

Şiir dedik de kenti anılarıma teslim edeceğim gün Yevtuşenko geliyordu Filibe’ye. Nazım Hikmet’in anılarının da yer aldığı kitabının Janet 45 Yayınevi sayesinde Bulgarcaya çevrilişinin galasına… “Gençlere yalan söylemek yanlıştır.Yalanların doğru olduğunu göstermek yanlıştır.Tanrının gökyüzünde oturduğunu ve yeryüzünde işlerin yolunda gittiğini söylemek yanlıştır….Gençler halktır” diyen o büyük Rus şairi Yevtuşenko. Aşkı, hayali, kentleri ve dolayısıyla insanı şiirinden ayırmayan şair.