Mişmiş: Geçmiş zamanın rivayeti

Aniden bastıran bir yağmur bahanesiyle tırmanmış olduğum iki katlı turistik bir otobüsün tepesinden bakıyorum Berlin’e, kentin değişimine. Hemen hemen bütün turistler gibi kaçamak saatlere peşin peşin sığdırılabilecek paketlenmiş bir geçmişi, bugünün içinde sentetik bir hızla, apar topar seyrediyorum.

çılgın turistik otobüs, dünya üzerindeki her kenti neredeyse tek tip bir Disneyland’e indirgeyen bütün benzerleri gibi. Umursamaz, parlak ve iş bitirici. Ani vites değişiklikleriyle aynı yolun yolcusu olan ‘içerdeki bizleri’ tanımı konmuş bir keyifle bir oraya bir buraya savuruyor. Bizlere düşense elimize tutuşturulmuş olan karikatürleştirilmiş yer haritaları ve tek tip steril kulaklıklarla tam on beş dilde anlatılan çalakalemleştirilmiş Berlin’i şimdiki haliyle seyretmek, hatta anlamak!

Bu yüzden o açıkhava sergisine, ‘Doğu Yakasındaki Galeri’ye gelince haritayı da kulaklıkları da bir yana bırakıyorum. O zaman kentin insanı anlatan çehresiyle arama pek bir şey giremiyor. Ve ‘başka bir yolun yolcusu’ olmayı tercih ediyorum. çok derin takıldığımdan, ardından büyük eylemler yapacağımdan değil. öyle içimden geliyor. Apar topar otobüsten iniyorum ve bir şeyleri şimdiki haliyle anlamak için aracılara ihtiyacımın olmadığını hayretle fark ediyorum.

Bu açıkhava sergisinde usta ressamların gözünden yazgının nasıl değişebileceği anlatılmış. Sanatçılar duvarın kalıntılarına sınır ve sınırsızlığın desenlerini çizmiş. Gözüm duvarda, duvarın kalıntılarındaki bu desenlerde takılıp kalıyor, zihnimse desenlere sinmiş olan berrak mesajda. ‘Her şeye rağmen zamanla her şey değişebilir’ diyor o desenler. Elbette turistik hale gelmişler çoktan. Ama yine de otomasyonlaşan bir çağda anlattıkları son derece insana özgü, insana dair. Kanımca çetrefil bir geçmişi geride bırakarak açık bir şehir haline gelmiş olan Berlin’in bıkmadan usanmadan anlatmaya çalıştığı da bu zaten. İnsan ve tercihleri. Belki de bu yüzden çılgın sarı otobüs turistik neşesiyle tam gaz ufukta kaybolurken nehrin öte yakasında duran Kreuzberg’e bakakalıyorum. Ayşe Erkmen’in Kreuzberg’deki bir apartmanı 1994 yılında mişler, müşler, muşlar’la bezemişliği aklıma düşüyor. Erkmen ‘Evde’ adlı bu ilginç açıkhava sergisini İstanbul’da da gerçekleştirmiş ve bana geçmişin ne olduğu sorusunu sordurtmuştu. Berlin’in duvarları Erkmen’in tarif ettiğine benzer bir rivayetin içinde kaldı. Ama günümüz insanının duvarları, sınırları hâlâ çok güçlü. Kim bilir belki de geçmiş ve aidiyet duygusunun ne olduğunu keşfedebilmek için farklı yolları tercih etmek hâlâ mümkündür. Sentetikleştirilmiş mesajlarla dolu, yağmurdan kaçarken doluya tutulacağımız hız otobüslerinden inmek ve gerçeği mümkün olabildiğince gerçeğin dilinden dinlemek.