07/07/2011
Hiç kuşku yok ki dünyanın en popüler sporu futbol. Al bir top, çık sokağa, tek kale, çift kale, oyna oynayabildiğin kadar! Futbol kültürü dendi mi günümüz toplumunu ve toplumun izlediği eğilimlerin yansımasını da görmemiz, izlememiz mümkün.
Artık sınıfsal olarak el değiştirmiş bir spor dalı o; daha çok orta sınıfın malı, belki buradan çıkarak bir sınıfsızlıktan bile söz etmek mümkün. Daha kapsayıcı: kadınlar ve farklı ırktan insanlar bu tezgâhta daha az görünüyor olsalar da son 50 yıla göre varlıkları hesaba katılıyor artık. Sahalardaki gizli ya da aleni ırkçılığı zihninizde ayrı bir yerde tutun lütfen bu yazıyı okurken.
Gerçekten de geçmişin geleneksel çizgisinden bakıldığında Aristokrat tavırlarla Büyük Britanya usulü kendine yol çizen futbol artık yaşamın içersinden ve her yerden bize göz kırpıyor. İnsanların, teknoloji ve kültürün küreselleşmesinin yeşil sahalardaki en bıçkın temsilcilerinden biri olarak dünyayı bir heyecan dalgasıyla kasıp kavuruyor. Eskiye oranla daha kapsayıcı, kucaklayıcı ve hemen herkes için her yerde mümkün olabilen bir avantajlar silsilesi futbol. Bunun içine toplumsal ve kültürel kimlikleri rahatlıkla katabilirsiniz.
Hal böyleyken şunu bekliyorsunuz: Hadi. Yola çıkalım. Bütün değişmekte olan algıların keyfiyle hem kendimizi hem de dünyayı değiştirme şansı verelim herkese! Ya da madem yine geçmişin, özellikle de modernitenin altını çize çize hal olduğu alçak kültür-yüksek kültür (ya da avamlar-elitler) açmazını aşmışız, yeni fikirler üretelim o zaman. Sınıfsızlıksa, hadi!
Yeşil sahalarda devrim yapalım, mesela! Her yerde hemen herkes tarafından eşit anlamda paylaşılan bir şeyse bu, vira!
Hayır, böyle olmadı, olmuyor!
çağımızın gereklerini yerine getiren futbol burada da çağın ‘postmodern’ sesi olmaya devam ediyor. Ve bir de bakıyorsunuz ki anlı şanlı anlatıları, resmi söylemleri yavan bulan ve ‘haydiii’ diyerek gündelik sokak üslubunu samimiyetle hayatımıza sokan futbol, kendine başka bir mit yaratmaya kalkmış, karar mekanizmalarını elinde tutan ağır abi hallerine bürünmüş. Reddettiği birçok hususun ağına düşmüş ve reddettiklerinden daha beter bir köşede kendini aklar hale gelmiş, kısacası savrulmuş! Elitist tavırlara, bu tavırlardan beslenen geleneğe karşı çıkarken öyle bir tavır sergilemeye başlamış ki sonunda kendine ait bir sermaye sınıfı yaratmış. Bu sermaye sınıfını yaratmakla da kalmamış o sermayenin neredeyse kölesi haline gelmiş.
Bir bakalım: Küreselleşmenin en ballı yanı onda, yeni eğilimler onda, televizyona yatırım onda, artistleri andıran oyuncular, oyuncuların oynama biçimleriyle anılışları, görkemli statlar, dudak uçuklatan transfer paraları, bu transfer paralarının medyada karşılık bulma biçimi, mankenler, artistler, sunucular onda. Gelecek hayallerinin topluma mal ediliş tarzı, pek de bize ait olmayan ama sonuna kadar bize aitmiş gibi sunulan bir hülyanın içersindeki lig savaşları yine onda.
Bu bir mit. Kendi şürekâsını yaratma miti. Ancak bütün mitlerde olduğu gibi sürekli üretilmeye ihtiyaç duyuyor. Ki daha çok tekrar edilsin, destansılaşsın, seyirci desteği ile büyüsün, üresin, artsın, katlansın. Bu ise daha çok destekçi demek, daha çok kombine bilet, daha çok güç, daha geniş stadyumlar, daha çok renk, daha katmanlı transfer, daha…
Peki katılım nerede, halk nerede, dürüst mücadele ‘fair play’ nerede diye soracak olursanız, size verilecek en makul cevabı, ortaya konulan miti kusursuzca destekleyecek bir ruhla söyleyeyim: Büyüklerimiz bilir!