02/08/2010
Bursa İnegöl, Hatay Dörtyol… Yaşananlar, yaşanmaya devam edecek olanlar… Bütün bunların bir iç savaş habercisi olduğunu savunanlar çıktı. Şundan neredeyse eminim: Bu bir iç savaşsa, 30 yıldır kotarılan bir iç savaştır.
Kim ne derse desin 1980 Türkiye’nin etnik ve kültürel çatışma tarihinde yeni siyasi bir milattı. Adına “birlikte yaşama” diyebileceğimiz dokunun bir toplum olarak lime lime edilip parçalanmasına istemeye istemeye tanık olduk. Elbette resmi dil bunu farklı telaffuz etti ya da telaffuz etmek durumundaydı. Bu dile göre hepimiz kardeştik! Oysa iç dinamikler giderek kutuplaşan toplumu gözler önüne seriyordu.
Arkadaş ortamlarında söze dökülen önyargıları gözlemliyor, şaşırıyorduk. Böylesi önyargıların besleyebileceği koşulların dinamitlendiği kendinden menkul kitlesel patlamalara, bu patlamaların yarattığı şiddet ve gerilim ortamlarına tanık oluyor, ardından bu yıkıcı şiddetin karşında çoğumuz “ne oldu bize” diye sorup duruyorduk. Oysa eften püften sayılabilecek bir sürü durum toplumun içerisindeki kutuplaşmalara gebe bir sürü çatlağı derinleştirmeye devam ediyordu. İnsanlar dertleri ve bu dertlerine ilaç olacak çözümler varken etnik ya da din farklılıkları yüzünden birbirlerine düşman kesilmişlerdi ve ne yalan söyleyelim sistem de böylesi bir düşmanlığın pekiştirilmesini öngörüyordu.
Bu çatlağın derinleşmesinde çoğumuzun da bildiği gibi milliyetçiliğin oynadığı rol esastı. Milliyetçilik, kapladığı potansiyel alan ve bu alanın vaat edebilecekleri düşünüldüğünde yatırım yapılabilecek, içeriği zengin bir kavramdı o dönemde. çok rahat oy toplamak demekti, örneğin. Ya da topluma entegre edilebilecek “sorunsuz hamleler” dizisi. Hemen her kesimin farklı dillendirebileceği, buna karşın insanların çoğunu tek bir paydada toplama şansı sunan bu kavram, kimisi için özgürlük vaadi, kimisi için politikanın olmazsa olmazı, kimisi için yeri hazır bir sınıfsallık ihtiva ediyordu. Herkes kendine benzemeyeni çok rahat düşman ilan edebilirdi bu perspektiften.
Ve beklenen oldu: Herkes kendi düşmanını ve ötekisini yarattı. Sistem başarılı olmuştu. Buna mukabil aynı sistem insanları yanyana tutma konusunda da ısrarcı olmaya devam ediyordu. Tansu çiller hükümeti zamanında köylerinden çıkartılıp Batı illerine, kasabalarına kaydırılan insanlar bu koşullar altında yeni mekanlarına ne duygu ne de ekonomik yönden sığışamadılar, sığıştıkları zaman da dışlandılar, horgörüldüler.
Türkiye’nin son 30 yılda tanık olduğu böylesi kutuplaşmalar milliyetçiliğin “şişede durduğu gibi durmayan” bir hal olduğunu hepimize çok net açıkladı, açıklamaya devam ediyor. özellikle Kürt-Türk kutuplaşmasında her iki taraf için de bir temel oluşturan bu husus sürekli “ötekiliği” devşirerek önyargı, kan ve kinle kendini beslemeye devam ediyor. Dahası hemen her olayda karşımıza çıkan bu tür kitlesel toplumsal olayları mikroskop altına almak yerine bir sonraki olaya saklayacağımız “bize ne oldu?” soruları ya da söz konusu düşmanlığı alenen pekiştirecek reflekslerle geçiştirmek pek bir işe yaramıyor.
Bunun yerine bu düşmanlığın atıldığı temellere, gölgelediği gerçeklere vicdanımız ve belleğimizle inmek durumundayız. Hem siyasi hem de psikolojik olarak.