10/01/2011
Popüler kültür ürünleri yaşamlarımıza yön verip, onları değiştirebilir mi? Yoksa dayandığımız, dayanak aradığımız birçok gerçeğe daha güçlü sarılmamıza mı yol açar?
Gönül ilkinden yana. Ancak bu pek mümkün olmuyor. Ortaya konan yapıtların çoğunda, bunları izleyen kitleye dönüşme şansını sunmak bir yana, genelgeçer ve neredeyse tabulaşmış inançlara, geleneklere referanslar veriliyor. Amaç belli: hedef kitleyi şahdamarından yakalayıp emeği bir çırpıda sermayeye dönüştürmek. çağımızda parasız hiçbir şey olmuyor, dönmüyor, bunu bir noktaya kadar kabul edelim diyorum. Ama her şeyin para üzerinden adlandırılması çok tehlikeli. üstelik hepimiz için.
İzlenme oranlarının çok yüksek seyrettiği dizilerden biri de öyle Bir Geçer Zaman Ki. Bu diziyi gerçekleştiren arkadaşların ‘Nazar etme n’olur çalış senin de olur’ sitemlerini duymazdan gelerek bu yazıyı kaleme alacağım. çünkü bu cümle uzun uzadıya tartışılacak bir etik içeriyor ve sadece diziler için söz konusu değil.
O zaman şu soru geliyor akla: Nasıl çalışmak? Uzun çekimler yüzünden setleri terk edemeyen set işçileri kimin umurunda örneğin? çalışma koşullarının ağırlığı yüzünden heba olanlar kimin umurunda? öte yandan senaristlerin durumu. Yaratıcılık, yazmak… Bunun ne kadar meşakkatli bir iş olduğunu bilen bilir. Ismarlama yazı yazmak ise dünyanın en büyük manevi işkencelerinden biridir.
Gelelim dizimize: Bu dizi bize ne anlatıyor? Bir adam evini terk eder ve yabancı, gösterişli bir kadının kollarında bulur kendini. Oyunculuk, diyaloglar gerçekten göz doldurucu. Arka planda ciddi bir emek olduğu seziliyor. Zaten bunu tartışmıyorum. Tartıştığım oradaki tema ve temanın etrafında örülen mesaj. Eylemi gerçekleştiren baba, dört çocuğunu geride bırakmış. Peki biz seyirciler kimden nefret ediyoruz? Babadan mı? Hayır! Onu anneden çalan ecnebi, fettan kadından! İçten içe babanın bir gün eve dönmesini arzuluyoruz. ‘Bir yanlış yaptım, affet beni’ diyerek dönmesini. Babanın bakışlarında zaman zaman beliren mahzunluk onun insan yanına vurgu yapan bir yan.
Peki ya Caroline? Onu neden insan olarak göremiyoruz? O ruhuna şeytan girmiş iffetsiz kadın olduğu için tabii ki! öte tarafta annne figürü, kayınvalidesini bile bağrına basmış, dört çocuğuyla yalpalamakta olan bir kadındır. Ona diz çökmemesini, ayaklarının üzerinde durmasını öğütleyense ne kayınvalidesi ne de kız çocukları olacaktır. Zira onların varlığı bir yere kadardır. Ve beklenen gerçekleşir: Babayla mücadeleyi ödipal bir tasarımla karşımıza çıkan erkek evlat üstlenecektir. Zaten öykünün kendisi de en küçük erkek evlat tarafından kaleme alınmaktadır!
Küçük detaylar… Ama karşınıza koyduğunuzda pek de küçük, zararsız durmuyor. Toplumun kadına sunduğu iffetliliği (bakınız toplumun ahlak rollerinin inşa edilmesinde önemli rol oynayan Tanzimat romanları!), bu iffet uğruna çekilen acıları ve sonunda asıl kaybedecek olan gerçek düşmanın (Batı’dan gelen tehdit, ah iffetsiz kötü kadın Caroline yaktın bizi!) izini sürerek toplumsal cinsiyet vicdanımızı rahatlatabilir miyiz dersiniz?
Bunun için zaman geçse de değişmeyen hususlara bakmak gerekiyor…