16/05/2011
Cuma gününden beri ısrarla Jacques Brel dinliyorum. özellikle çok eski bir şarkısına takmış durumdayım. ‘Quand on n’a que l’amour.’ Bir türlü yaşayamadığım bir dil olan Fransızcanın bu enfes şarkı üzerinden bana yansıdığı haliyle söyleyecek olursam: Sadece aşk kaldığında elimizde… Sözlerin gerisine uydurarak eşlik ettiğimi sizden saklayacak değilim. Zaten çok da önemli değil. Bir yerde Brel, bir diğer yanda aşk varsa gerisi pek de önemli sayılmaz.
Bana sahiden ne mi anlatıyor bu şarkı?
Aşktan ziyade hayatı anlatıyor. Belki de hayatın bir aşk olduğunu. Biraz karamsarsam ‘aşk olsun’ dediğini de farz edebilirim! O zaman biraz sitem olduğunu da düşünebilirim işin içinde. Sitem varsa, elbette acı ve pişmanlığın da olduğunu hatırlamam gerekecek. Hayatımızın içindeki rüzgârları, o rüzgârlarla savrulan anılarımızı, o anıların içinden taşanları, toz, küf, gözyaşı, hüzün ve yaşanmışlığı. Bir tür savrulma da denilebilir buna. Ayrılıklar, ertelemeler, bölünmeler. Ki bu şarkının anlatmak istediği bunlar değil, biliyorum.
Fırsatım olsa da size dinletsem. Brel’in sesi o kadar güçlü ki!
Sadece aşk kaldığında elimizdeö Bu nedir? Bir köşeye sıkışmış, soluksuz kalmak mı? Hiç sanmıyorum. Brel’in güçlü sesi, bizi alıp olanaksıza taşırken, sevebilmenin bizzat en büyük eylem olduğunu hatırlatıyor. Defalarca. Ses giderek patlıyor ve sanki, ezberlediğim ama anlamını özellikle bilmek istemediğim mucizelerle dolu bir dilsizlikte beni hep aynı kıyıya bırakıyor: Sevmeliyiz anacım. çok ama çok sevmeliyiz. Kendimizi aşarak, coşkuyla, yaşam kadar, yaşamı devirerek, devrederek, susarak, kazanarak, kaybederek, düşerek, kalkarak, her şeyi göze alarak, sevgilimizi, eşimizi, dostumuzu, evlatlarımızı, yaşamlarımızı, ışığı, ışığı daha net anlamak için karanlığı, korkuyu, korkuyu daha net anlamak için riskleri, riskleri anlamak için cesareti, cesareti anlamak için bedelleri, bedelleri anlamak için insanı, insanı anlamak için kendimizi, kendimizi anlamak için affetmeyi, affetmeyi anlamak için sonsuzu, sonsuzu anlamak için yaşamı ve yaşamı ve yaşamı sonsuzluğa varırcasına sevmeliyiz, sevmeliyiz, tutkuyla, üstelik her seferinde yeniden, bir kez daha sevmeliyiz. Sevmeliyiz. İnatla, inadına, yaşam kadar, yaşam gibi sevmeliyiz devam edecek olanı, umudu, bu umudun içinde doğacak olan şimdiki zamanı ve geleceği.
Ki ancak o zaman tüm bu yaşadıklarımıza yaşam diyebilelim!
Ahmet Şık ve Yonca Şık’ı düşünüyorum Cuma gününden beri. Kadıköy Adliye’sindeki sesleri. O seslerin uzaya karışan yükünü, inancını. O inancın izini taşıyan caddeyi, pencereleri, parmaklıkları, tutsaklıkları, özgürlüğü, aşkı.
Ve diyorum ki: SADECE AŞK KALDIĞINDA ELİMİZDE… Her şey bizim demektir.