13/06/2011
Sandık öncesiyle ilgili dört-beş canlı anekdot var kafamda. İlki Terzi Neriman’la laflamamız. O bir yandan gömlek boyumu alıyor, bir yandan da kumaş kesiği kokan dağınık dükkânını ele geçirmiş o tanıdık sesi, Başbakan’ı, köhne radyosu aracılığıyla hevesle dinliyor, arada bir başıyla onay veriyor.
Kaşlarımı kaldırıp indirdiğimde elindeki toplu iğnelerle hafif hafif dokunuyor koluma. ‘Herkesi memnun etmek çok zor Başbakanım çok zor’ diyor, ‘kızım sana söylüyorum gelinim sen işit’ dercesine bana. Oysa benim kaş işaretim gömlek boyuna, Terzi Neriman’a laf etmek haddime düşmez. öyle söylüyorum, gülümsüyor. Gülümsüyor gülümsemesine de radyonun yüksek sesi gerçekte söylemek istediklerimi siliyor.
Diğeri Kadıköy’ün sıcak bir gününde ceryan ediyor. Bölük pörçük bir anın içine düşmüş haldeyim. Bir kafeteryadayım, cılız bir müzik tınısı dolanıyor etrafta. Fonda bağımsız bir aday var.
Seçim anonsları o kadar yüksek ki kimse ne yediğinden ne içtiğinden bir şey anlayacak halde değil.
Bir yudum çay içiyorsunuz, ‘Namus’ diye bir ses yükseliyor hoparlörden, sigaradan bir duman, buyur sana ‘Şeref’, bir kızarmış patates, al bakalım ‘Onur’. İnsanın her birini tek tek anlamaya yıllar vereceği, gerçek ağırlıklarını usul usul çözebileceği değerler, hızlandırılmış bir geçit töreni gibi yüksek tonda akıp gidiyor kulaklarınızdan. O kadar iddialı ki sözler, gerçekte onlar eşliğinde söylemek istediklerimizi çalıp götürüyor bizlerden.
Diğeri ayak üstü bir başka konuşma. Kemal Kılıçdaroğlu’nun tanıtımını seyrederken her sefer gözyaşlarını tutamadığını söylüyor komşularımdan biri. ‘Siz de seyrederken benim gibi ağlıyor musunuz?’ diye soruyor bana. ‘Hayır’ diyorum çekinerek. ‘Nasıl olur?’ diyor. ‘Nihayetinde bir tanıtım ama etkili olduğunu kabul ediyorum’ diyorum gönlünü almak istercesine komşumun. ‘Ama sizi ağlatmaya yetmiyor’ diyor sitemkâr.
‘Yeni CHP’nin verdiği mesajı çok önemsiyorum’ demek istiyorum ama komşum beni duymuyor ya da ben doğru sözcükleri seçemiyorum.
Bir arkadaşımla Dolmabahçe’de buluşuyoruz. ‘Oyum gerilla’ya, sence nasıl bir başlık?’ diye soruyor. ‘Verdiği referansın seçimlerle tam ilgisi yok’ diyorum. çok üzülüyor. ‘Bari bunu sen söyleme’ diyor. ‘Onların dağdan inmelerini sağlamak gerekiyor’ demek istiyorum, sözlerim Marmara’nın gelgitine karışıyor.
Arkadaşım konuyu değiştiriyor ve gözleriyle beni kıskıvrak yakalıyor. ‘Ben başka bir şey söylemek istiyorum’ demeye çalışıyorum ‘Senin gibilerin ne olduğunu çok iyi biliyorum’ diyor. Bunun üzerine karşılıklı susuyoruz. Bu suskunluğumuz çok gürültülü, öyle ki kısa bir süre sonra ikimiz de yoruluyoruz.
Bitmedi. Bir ikindi vakti, şehrin pek bilmediğim bir kıyısında MHP bayraklarıyla konvoylar geçiyor önümden. Kızgın ve öfkeliler. Sesleri ellerindeki bayraklarla dalgalanıp duruyor. Ses dalgası kırmızıya, kırmızı ana karşıyor.
Pazar günüyse sandığa gidiyorum. Yağmur yağmış, ortalıkta sakin bir toprak kokusu var. Hatta kendi halinde bir gökkuşağı bile çıkmış. Ve oyumu kullanıyorum.
Bir gün birbirimizin seslerini içtenlikle duyabileceğimiz; birbirimize ağırlıklar, sitemler, kinayeler yüklemeden muhabbet edebileceğimiz dingin anların lezzetini hayal ederek.
Seçim sonrasında başta Kürt sorunu olmak üzere yeni anayasayla, demokrasiyle, insan haklarıyla, nükleer santrallerle, çevre politikalarıyla, basına ve kitaplara uygulanan sansürle ilgili nasıl bir ‘ateşten gömlek’ sınava gireceğimizi düşünmek bu uçuk hayalin önüne geçemiyor.