25/08/2011
Nicedir Berlin’de yaşamakta olan genç bir dostumla kâh yolları teperek, kâh açık hava bahçelerinde oturarak hasret gideriyoruz. Yüzünde yıllardan beri tanıdığım yaşlı bir gülümseme. Bu kadim kente, bizim topraklardan gelen insanların rengiyle kotarılmış kıvamlı bir olgunlukla bakarken diğer taraftan insanda şaşkınlık uyandıran bir evrensellikle yeryüzüne bakıyor. Hep böyle miydi yoksa Berlin mi onu böylesine hızlı ve yoğun bir biçimde değiştirdi keşfedemiyorum. ‘Bir kent bir insana yaraşırsa böyle güzel yaraşıyor demek ki’ diyesim var.
O sırada aramıza bir görünüp bir yok olan güneş ve güneşin ardına takılmış yağmur bulutları giriyor. Hiçbir kimyasal maddeye yüz vermeyen Almanya’nın doğa politikasından yararlanan şanslı sinekleri etrafımızda özgür ruhlarla uçuşurken, son günlerde arabaları deviren ve ateşe verenlere Almanların aynı toleransı göstermeyecek olması aklımıza düşüyor. Arabaların ateşe verilmesini onayladığımızdan, doğal hayatın yaşamasını desteklemediğimizden değil, yanlış anlaşılmasın. Canlı algısının nasıl göreceli ele alındığından ötürü düşüyor bu fikir aklımıza.
Türkiye’nin yoğun gündeminde kendine pek yer bulamayan bir haber bu. Geçtiğimiz bir hafta boyunca kimliği belirsiz kişilerce yaklaşık elli araba yakıldı Berlin’de. üst sınıfın ucuza kapattığı ‘yeni’ gözde semtlere de sıçradı benzeri olaylar. İlk etapta ‘zenginlere ve onların servetlerine karşı yöneltilen bir saldırıdır’ dendi olup bitenlere ve hemen eski günlere, Baader-Meinhof’a referans verildi. Kısaca Almanya, dünyadaki genel kapitalist refleksle hemen solcuları suçlamayı tercih etti. Solcuların çağımızdaki makus kaderi bu.
Oysa sadece zengin arabaları, BMW’ler, Mercedesler değil kamyonlar, kamyonetler de yanıyor Berlin’de. üstelik bu araba yakmaların politik bir örgüt işi değil kişisel kundaklamalar olduğunu söyleyen otoriteler de var. Bu yüzden insanların aklı hayli karışmış durumda. Londra’daki olayların örnek alınmış olmasından da endişeliler. Nedense insanların fırsat eşitsizliği yüzünden bunları gerçekleştirmiş olabileceği kimsenin aklına gelmiyor çünkü olayı bu yönden düşünmek hemen herkes için oyunun kuralının bozulması demek. Küreselleşmenin yarattığı ekonomik darboğaz, kategoriler, kutuplaştırmalar, buna bağlı olarak ikinci, üçüncü sınıf vatandaş yerine konulmanın insan belleğinde yaratacağı kırılmalar. Bunların hemen hepsi çağımızın gerçek sorunu değilmiş gibi davranılıyor.
Oysa çok iyi biliyoruz ki bu kırılmaların en büyük yükünü çekenlerin başında Türkiye’den Almanya’ya göçen vatandaşlarımız geliyor. O elli yıllık mazide bu kırılmaların etnik, sosyolojik ve kültürel anlamda ne çok izi var, hem de ne kadar. ‘Berlin beni olgunlaştırdı’ diyor genç dostum. Haklı. Herkesin iyi ya da kötü bir Berlin’i var, içindeki kötülükle ya da iyilikle yaşamayı seçtiği.
Ama onunkisi umulandan daha çabuk olmuş, sevgi, akıl ve göz kamaştırıcı bir sadelikle buluşmuş onunla. Bu olgunlaşmanın içersinde Berlinliliğin payı olduğu kadar, Almanlarla kendileri arasındaki çatlağa vakti zamanında çıkınlarında ne varsa (gözyaşı, yalnızlık, sıla özlemi, tarhana, demli çay vb.) koymuş ve o çatlağın üzerine usulüne uygun bir köprü inşa edebilmek için ömürlerini tüketmiş elli yıllık Almancıların payı da çok büyük.
***
Sırası gelmişken söyleyelim: Bu yılki 2. Boğaziçi Kitap Fuarı’nın teması göç. 15-21 Eylül tarihleri arasında, İstanbul Kongre Merkezi Harbiye’de gerçekleşecek fuarda 17 Eylül’de ‘Türkiye’den Almanya’ya Göçün Elli Yılı’ sempozyumu var.