Sıradan anların gücü

Bir iş günü. Gecikmiş bir öğle yemeği için girdiğim dönercide pide içine serpilen turşuların ve patateslerin keyfini çıkarıyordum.

Uçuşan saçlar, brandalar, güneşsizlik hakimdi dışarda. Büfemsi lokantanın içinde üç-beş müşteriydik, yanlış saatlerin gecikmiş insanları olarak. O duyguyu nasıl severim, hem de nasıl! Size ait olmayan gibi duran zamanların birinde kaçak yolculuk eden biri olmak. Ne karışanınız vardır ne görüşeniniz. Arada garson gelir ‘tazeleyim mi abla’ gibi bir laf eder. Siz de hiçbir mantıklı sözcük bulamaz bir haldeyseniz ‘tazele’ dersiniz. öyle bir durumdaydım işte!

Dışarda, dükkânın önündeki masalarda tek başına oturan bir kadın vardı. Kahverengiler içindeydi, bakımlı. Omuzlarına düşen saçları güzeldi, rüzgâra inat uçmayan, sakin bir halde, oturduğu sandalyeye teğellenmiş gibi duran, sanki kadını kadına bir kez daha anlatan. Elinde bir cep telefonu, sürekli onunla konuşuyordu, bir de dışarda oturmasının alâmetifarikası ince bir sigara vardı çamur rengi ojelerinin arasına sıkıştırdığı, arada derin derin tellendiriyordu.

Sanırım o zaman yanına geldiler. Bulunduğum yerden seçemiyordum kim olduklarını. Ancak o görünmez hareketle birlikte içersi de hareketlendi. Dönerin başında aylaklık yapmakta olan dönerci öne kaykıldı, ‘tazeleyim mi abla’ garsonlardan biri kapıya doğru yürüdü, elini kolunu ileri geri sallamaya başladı, kasadaki güleç yüzlü kasiyer adam cık cık yapmaya başladı. Portakal yığınlarının içine gömülmüş munis kadın ‘Bak ya kadını rahat bırakmıyorlar!’ diye iç geçirdi. Turşulardan ve patatateslerden vazgeçmiş, görme ufkumu engelleyen kolondan medet ummaya çabalıyor, kafamı devekuşları gibi bir sağa bir sola uzatıyordum.

Sonunda gördüm onları!

üç kara oğlan! Yaşları 10 ile 15 arasında, günün o saatinde, sahneye tanık olanlar olarak kafamızda canlandırdığımız biçimiyle, sonu asla iyi bitmeyen hikâyelerin kaybetmeye mahkum üç yoksul kahramanıydı onlar. Yani en iyimser kurguyla. Orta halli bir kurguyla söyleyecek olursak ‘kimbilir kimin nesi kimin fesi’ olan evsiz barksız çocuklardı.

‘Bak başlayacağım şimdi’. Bu bizim garson. Kendisine önceden verilen tembihlerin ışığında ‘atarım tutarım’ cümleleriyle sahneye atladı bile. Dönerci, şaşılacak biçimde ondan da atik çıktı. ‘Basın gidin be!’ Kasadaki adamın pek yaratıcı olduğu söylenemezdi, hâlâ aynı nakaratın sözcülüğünü yapıyordu: Cık cık cık.

Kadınsa, yani şu kahverengili, saçları konuşan, sigara tellendiren, bir yandan telefonla yaptığı sohbetin keyfini çıkarıyor, bir yandan da bakışlarıyla onları izliyordu. Yani sanırım. Oturduğum yerden göremiyordum onları, hâlâ kolondu çocuklar. Sonra kadın sigarasını söndürüp pılını pırtısını toplayıp aniden yerinden kalktı. İçeriye, bizim bulunduğumuz bölüme daldı.

İçerdekilerin kafasında beliren aşağı yukarı aynıydı. Kadına bir sigarayı çok gördü haylazlar! Huzur kalmadı huzur! Hale bak. Ah, ah. Her şey çok kötüye gidiyor. Bu çocuklarda suç yok ki bunları yetiştirende suç. Yok yok sonumuz geldi.

Ancak kadın çok rahattı. Hiç de sigarası yarım kalmış birine benzemiyordu. Kolonun arkasında kalmış çocuklara seslendi: ‘Hepiniz döner mi istiyorsunuz?’. çocuklardan ses geldi: ‘Evet abla, yanına da kola istiyoruz.’

Kadın, ışıklı saçlarından aldığı ilhamla ağır ağır yürüyerek kasaya geldi, siparişi verdi, çocuklara istediklerini aldı, kendine de bir bardak çay. Tekrar dışarıya çıktı. çocukları bir masaya oturttu. Sonra kendisi eski yerine geçti. çantasından yeni ince bir sigara çıkardı, nazikçe onu yaktı, sonra sazını, yani cep telefonunu aldı eline. Hiçbir şey olmamış gibi geç bir öğle yemek sonrasının çalıntı keyiflerinden birini yaşamaya devam etti. Konuştu, konuştu, konuştu.

O konuşurken içersi, yani dönercinin bütün sözleri, garsonun bıçkın abi halleri, kasada oturanın cıkcık ezberi, munis turuncu kadının bulunduğu ana dair çekinceleri, biz müşterilerin ‘ne sağcıyım ne solcuyum futbolcuyum futbolcu’ yönündeki tarafsızlık ilkeliliği elbette beş paralık oldu. Birbirimize itiraf edecek halde olmasak da hepimize bir rahatlık, tarifsiz bir huzur çökmüştü tuhaf bir utanma duygusuyla birlikte. Bu çelişkili halimizi kadına borçluyduk; kadının ‘bendensiniz gençler’ tavrına. O cesarete. üstelik bu tavır, hiçbir surette ‘bir iyilik attırayım’ tavrı değildi, ne bir korku, ne bir bilmişlik, ne bir abartı, iki üç cümleden ibaret parafsız bir abla kardeş anlaşmasıydı. Sadece bu. Bizler içerde önyargılarımızla boğuşurken, ‘acaba mı?’ deyip ık mık eder, derin tahliller içinde yüzerken, kadın ipi göğüslemişti. öyle ki bu şefkatle kuşanmış makullüğü o sahipsiz saatte bile dükkândaki bütün çerçeveli duyguları delik deşik etmeye yetmişti.

Dükkândan ayrılırken kadın hâlâ hararetle telefonla konuşuyor ve keyifle sigara içiyordu. Son zamanlarda bu kadar kendiyle barışık bir insan görmediğimi düşündüm.