Survivor yarışması: Yoksunluk ve Romantizm

Ada’yla ilgili bir oyun diye görebiliriz Survivor’ı. Güçlerin çarpışması ve nihayetinde en güçlünün kazanması. İşin içine rating ve televizyon girince en güçlünün son bölümde bundan sonraki hayatını adamakıllı idame edeceği bir parayla o egzotik adadan dönüp yeniden aramıza, kısaca “uygarlığa” katılması ise bizler açısından pek önem arz etmiyor. Biz seyredenler oradaki tuhaf çekişmeyi seviyoruz. Yoksunluk fikrinin romantikleştirilmesi karşısındaysa kendimizi kaptırıp gittiğimiz melodram yanı ağır basan bir dizi karşında ne hissediyorsak onu hissediyoruz. 1-2 dakikalık telefonlarla kurulan aile bağları bizleri ekran karşına kilitliyor.

Kendimize kahraman bellediğimiz insanların oturduğumuz koltuklardan kilometrelerce uzakta, bir yemek uğruna verdiği mücadelenin artçı şokları biz seyirciler açısından o kadar sahici ki bu insanların etrafındaki sanal esaret zincirini dünyanın en büyük esaret zincirlerinden biri olarak görebiliyoruz. Ancak bu arada dünyada gerçekten açlık çeken insanlar, gerçek açlık hiç de umurumuzda değil. çünkü gerçek açlıkta ya da tutsaklıkta öncelikle rekabete, ardından ödüle ulaşan ekranlaştırabilecek zararsız egzotik bir ada fantazisi yok.

Ten renginin bronza döndüğü bir ortamda “nasıl olsa bizim çocuklar” diyebileceğimiz (onların hemen hepsini bir önceki yarışmadan tanıyoruz zaten!) insanlarla çıkılmış bir yolculuk vaadi Survivor. En azından başında öyleydi. Ama o da ne! O birbirlerini destekleyen, 500 bin lirayı kutuda “hissedip” yarışmacı kardeşe “aç açma” telkinlerinde bulunup yedikleri ve içtikleri birbirlerinden ayrı gitmeyen bu ekip, bu kez bir adada ve birbirlerinin gözünü oyacak kıvama gelmiş bir halde karşımızdalar! Ne olmuş olabilir diye soruyoruz kendimize. Bu hallerini de “hayatı asıl şimdi anladım” diye özetlemeleriyse hepimizi tekinsiz bir noktaya çekiyor. Güvendiğimiz dağlara karlar yağdı; biz şimdi kimlere güveneceğiz!

Cevap rating rekorları kıran dizinin yönlendirmeleriyle bizi tekrar kuşatıyor: “Sadece kendine güven!” Yarışma programının anafikri de buydu zaten.

İyi de biz söz konusu cümlenin yaratabileceği etkiyi ortaçağdan, hadi daha iyimser olalım 18. yüzyıldan beri zaten biliyorduk. Modern insanın “survive” ediş biçimi bu. Muhtemelen bu adadan bir erkek yarışmacı galip ayrılacak. Zira kurgu gereği kadın yarışmacıların o iri balıklı adaya söz geçirmesi zaten beklenilemez. Kızların rolü zaten belli: Onlar kollayıcı, gözleyici ve koruma altına alıcı Cumalar. Onların kavgaları bile fırtınalar koparmıyor, koparmamalı. Gerisi modern insanın kendini var etme biçimi olacak: Modern Robinson Crusoe cebinde büyük ödülle aramızda!

Şundan da eminiz ki Survivor yarışması Joseph Conrad’ın “Zafer” adlı romanının ikinci başlığı olan “Bir Ada öyküsü”ndeki Axel Heyst gibi bir kahramana zaten baştan kapılarını kapamıştır. Conrad bu kitabında 19. yüzyılın romantik düşünce tutumuyla 20. yüzyılın katı gerçekçiliğini karşı karşıya getirmişti.

Bu aklımıza düştüğü andan itibaren tek tek insanların değil tek tek televizyon kurgularının önemli olduğu gerçeğini çözme ∫ansımız olur mu dersiniz? Bir sonraki bilmem ne adlı rating azmanı yarışma programının ortasına geldiğimiz zaman, belki…