27/10/2011
Van’da yaşanan ve bütün topluma sirayet eden felaket büyük bir dayanışma duygusu yarattı. Nicedir özlediğimiz dayanışma duygusunu! Ortada dolaşan başıboş, nahoş sesleri ise bu toplumun ‘zor günlerdeki ortak sağduyusu’ gerektiği biçimde cevapladı ve cevaplamaya devam edecektir. Ancak bu çatlak seslerden çıkarılması gereken bir başka ders daha mevcut: Ekilen düşmanlık tohumları, kısacası topluma yayılan linç duygusu en olmadık zamanlarda en olmadık fireleri verebilir. Tek tek kurban aramak yerine bu şiddetin insanlara nasıl zerk edilmiş olabileceğine bakmak daha akılcıl görünüyor. Van’da yaşanan bu dramı ‘oh olsun onlara’ şeklinde tanımlayabilen bir zihin, bu tanımlamayı sadece kendi özündeki şiddetle deği toplumdaki şiddet eğiliminin karakterindeki bulamaçlara temas etmesinden ötürü de yapabilir. Hatırlayalım, Büyük Marmara Depremi’nin ardından ‘açık saçık giyindikleri için bu iş başlarına geldi’ diye fetvalarda bulunan zevatın da beslendiği kaynak aşağı yukarı aynı yeri işaret ediyordu: Toplumun temiz hava alamadığı, ‘biz ve onlar’ şeklinde önünün kesildiği noktaları.
Kendinden başka kimseye tahammülü olmayan insanlardan oluşan ve kendi kutuplarına çekilmiş bir toplum inşa etmek çok kolay. Tıpkı kalp kırmak gibi. Bir kalbi kazanmak için uzun zaman harcamamız gerekir, bilirsiniz, kırmak içinse bir iki dakika yeter de artar bile. Toplumsal kutuplaşmalar için de aynı şey söz konusu. Düşmanlık tohumları ekmek, bunu pekiştirmek bir-iki günlük iş. öte yandan zor olan çoğulluğuyla var olabilen bir toplumu benimsemek, benimsetmek. Ancak bunun için başta basın olmak üzere toplum ‘mühendislerine’ çok iş düşüyor.
Bir başka açıdan bakıldığında çalınan inşaat malzemeleri ile bina dikmek de çok kolay. Zor olan çalıp çıpmadan usülüne göre sağlam temelli binalar oluşturmak. Günübirlik kârlara kafayı takmamak… Bu hususta Mimarlar Odası’nın yaptığı bir duyuru var. Bir bölümünü sizlerle paylaşmak istiyorum.
‘Mimarlar Odası olarak;
– Karar süreçlerinde bilimin rehberliğinde kamu ve toplum yararının esas alınması ve toplum katılımının şart olması gerektiğini,
– çok otoriteli planlama süreçlerine son verilmesini,
– Kentsel dönüşüm adı altında yeni yağma uygulamaları yerine, afetlere karşı kentlerimizin hazırlanmasının sağlanmasını,
– Yapılaşma ile ilgili mevzuatımızın, bir bütünsellik içerisinde yeniden ele alınmasını,
– Yaşam çevrelerimizin sağlıklı ve güvenli hale getirilmesi, yapı stokumuzun iyileştirilmesini,
– Kamu yönetiminin afet olgusunu bütünsel olarak görmesini,
– Yapı denetim sisteminin her tür ticari kaygıdan uzak yeniden örgütlenmesini,
– Yaşam alanlarımızın pazarlanacak bir meta olarak görülmemesini,
– Afetlere yönelik planlama süreçlerinin, yoksulluğun ve eşitsizliğin azaltılması hedefi ile ele alınmasını,
– Sağlıksız ve güvensiz yerleşmelerde yaşamanın kader olmadığını,
Kamuoyumuzla pek çok defa paylaşmamıza karşın bu konuların tamamında, geçen sürede yetkililerin olumlu bir yaklaşımını görmek mümkün olmamıştır.’
Duyuruda ayrıca kaydadeğer bir not var. Bence bu söylenenlerin hepsinden daha önemli: ‘Sağlıklı ve güvenli bir çevrede yaşama hakkı toplumsal bir talep haline gelmedikçe, ülkemizde depremlerin yol açtığı yıkımlar kaçınılmaz olacaktır’.
Kısacası sivil farkındalık!
Yaşadığınız binaları lütfen kontrol ettirelim ve bu konuda yaşanan aymazlıklara bizzat kendimiz son verelim. Türkiye bir deprem ülkesi ve insan yaşamı dil, din, cinsiyet, coğrafya tanımaz biçimde kıymetli. Sonuçtan ders çıkarmak çok önemli elbette ancak bu dersten elde edilenlerle sürece yön verebilmek insanı insan kılan en büyük yeteneklerden biri olsa gerek. önce Van’daki yaraları olabildiğince saralım, ardından şu deprem vergilerimizin peşine düşelim, bakalım 12 yılda onların başına neler geldi!