10/10/2006
Öyküde yaratıcılığın sırrı ilk başta kendinle dalga geçebilmektir benim için. Kendinle, bulunduğun anla, hayatla dalga geçebilmenin kudretine ermek ve bu uğurda sonsuzluğu yakalayabilmek…Romansa pek öyle değil…Ciddi, büyümüş, yetişkinlerin işi. (Bu arada roman yazmaya çalıştığımı da söylemeliyim!)
Bir yerlere şöyle not düşmüşüm:
İlk gençlik yaşlarımda Kadıköy Anadolu Lisesi’nde okurken, arkadaşlarımla sabahları Yoğurtçu Parkı’nda buluşur park keyfi yapardık. Bazen bir saati bulurdu bu keyif. Salıncaklara biner eğlenirdik. Mevsimlerin nasıl dönüştüğü yolunda önemli ipuçları sunardı park. Sonbaharı ayrı güzeldi, kışı ayrı. İlkbahar daha da ayrı bir keyifti. Ne zaman öyle bir yeşillik görsem içim coşar durduk yere; onlu-yirmili yaşlarında dolanan, aklı bir karış havada mutlu mu mutlu biri olur, kabıma sığmaz, gençleşiveririm. Şunu açıkça itiraf etmem gerekiyor: Hayatımın en gamsız, umut yüklü dönemleriydi o dönemler. Aslında işin sırrı gençlikteydi galiba. Hepimiz, geleceği bilmeksizin geleceğin patikasında yürümeye başlamıştık çoktan ve asıl keyif de o bilinmez olandaydı sanırım. Yaşlanmak, sürpriz denilen o küçük tınılara pek de aldırış etmemek olsa gerek ve çerçevelerle yaşamayı matah bir şey sanmak…Bu anlamda sayılarla pek bir ilgisi de yok yaşlanmanın. Otuz yaşlarında seksenlik nice insan tanıyorum; bazen ben de öyleyim. Ayağıma bir kara çalı dolanıyor ki sorma gitsin. O kara çalı geçmişimde biriktirdiğim ve bugüne sakladığım tüm inancı da alıp götürüyor. Bir zamanlar sanattan, duyumsamak ve hissetmekten esrik bir keyif alan Müge sırra kadem basmış, basmış da gitmiş yerine şu an hatırlarken bile canımı sıkan büyümüş, yaşlanmış, pörsümüş bir kadına yerini bırakmış oluyor. Karşıma geçip oturan bu kadınla iletişime girmem mümkün değil o sırada. Bana AB’den bahsedecek, sorunlardan, tüm bu sorunlar karşısındaki çaresizliğimizden…Haksız sayılmaz ama o kadar ciddi ki korkuyorum bu ciddiyetinden. Kendimi korumamı, hayatın çok zalim olduğunu, oyunu kurallarına göre oynamam gerektiğini söyleyip duruyor bana. Haksız sayılmaz, epey kazık yedi, bu kazıklar sonucunda hoyratlaştı, duvarlar ördü, yıktı, yine ördü, yıktı, ördü, yıktı ördü. Coşkuyu kaldırmaz bu toplum diyor, duyguların açığa vurulmasını, sakla kendini sakla, sakın. Haksız sayılmaz, biliyorum ki geçmişi bu sakınımsızlıklar yüzünden sekteye uğramış kesitlerle dolu. Yine de… Tüm bu sakınımların sağlıklı olmadığını biliyor, arada çok yakın arkadaşlarıyla görüşüyor, kahve içiyor, sigara tellendiriyor. Sinirli. Haksız sayılmaz; kafasına vura vura şunu öğretmişler ona: sesini yükseltmediğin müddetçe bir işe yaramazsın. Sinirli. Sesini yükseltmeyi sevmediği halde yükseltmek zorunda kaldığı anlarda insan yerine konulduğunu gördüğünde kendi gözünde küçülmek sinirli biri yaptı onu. Sinirli ve gergin biri. Eskiden dalga geçerdi, şimdi sinirli, kırgın, dalgın biri. Dalga geçmek en önemli kudretiydi. Birilerinin şu sözlerini hatırlıyor: Hayatı ciddiye almalısın. Kırgın. Ciddiyetin nasıl bir şey olduğu konusunda kimsenin en ufak bir fikri olmadığına inanıyor, yine de herkes çok ciddi “takılıyor”. Kendisi de. Kendini çok komik buluyor o zamanlarda. Komik…Ve işte o zaman onun çocukluk zamanına ait kahkahalarını duymaya başlıyorum ve işte o zaman bana elini uzatıyor ve işte o zaman onunla uzlaşıyoruz. Bu yüzden ölmediğimi biliyorum, bu yüzden ölmediğini biliyorum. Çünkü yaşamak hala “canlı” kalabilmek bizim için.
Hep birlikte gençlik fikrine ve sahiden de genç kalabilmiş gençlere inanıyoruz; belleklerimizde saklı Yoğurtçu parkına, bir sabah ve belki bir gün-her sabah.
Kanaatimce öyküdeki yaratıcılık ve dinamizm buradan kaynaklı. En azından ben yazarken öyle hissediyorum. Günümüzde öykü bıçkın aklın fütursuz ama umursanmayan zaferidir; romansa, oturmuş, sakin, olgun, esas kız/oğlan/kız bireyin alkışlanan karabasanı.