10/10/2006
Yaşamdaki zaman kaybını engellemek için susuzluğu giderecek su hapları…Zamanı yakalamak ve genç kalmak için…Bunlar için dimağlarımızda yaşlanmayan Küçük Prens şöyle derdi “susuzluk hapları mı, onlardan kazanacağım zamanı harcamak isterdim ağır ağır yürüyerek bir çeşmeye.”
Suya doğru ağır ağır yürümek zamana inat ve birazdan kana kana su içeceğini bilmek… Birkaç gün önce o büyük müjdeyi aldığımızdan beri bunu düşünüyorum. “Demek yüzyıl sonra kimse yaşlanmayacak” diyorum kendi kendime, “bu da sonsuz, yaşlanmayacak, yorulmayacak savaşların, offf offf, yüzyıl dinlemez iktidar kavgalarının faturası olarak kesilebilir bize ve bezgin hayatlığımıza”. Gelecek kaygısı olmadığına göre şiirsiz ve kuşaksız, kuşak olmadığına göre de eğitim politikası çizilmeyen can sıkıcı günler kapıda demek ki! Yaşlanmayı, dahası yaşlanarak ölmeyi isteyenlerin hiçbir şansı olamayacak mı şimdi? Tüm bunları hayal etmeye çalışırken paytak paytak çeşmeye yürüyen bir insanı düşündüm. Yaşlanmaktan ve yaşamlarımıza binen zaman atından neden bu kadar korktuğumuzu.
* * *
Yüzdeki her çizginin yaşam karşısında kazanılmış bir işaret olduğunu söylemişti bir zamanlar gönlü yaşlı bir arkadaşım. Bu zamana kadar tanıdığım kendisiyle barışık nadir insanlardan biriydi. Yaşamı ölüme karşı bir alternatif addederken, ölümü yaşamın ve yaşlılığın bir tezatı değil, heves, deha ya da idealizmin (bunun içinde mutluluk kadar mutsuzluk da vardı) bir durağı olarak görürdü. O artık yaşamasa da “yaşlanmayacağım(ve hatta ölmeyeceğim)” adlı bu hummalı debelenmenin özellikle de kadın bedeni üzerinden alınan intikamını (Allah aşkına kim inanır bizim kırk yıllık Sophie Loren’in 70 yaşında olduğuna!) gördüğünde ne yapardı acaba? Ne yalan söyleyeyim şöyle demesini isterdim: “Çekici kadınlık idealleri…Yaşlandıkça pek çok kadını ayakta tutar.” Bu ayakta kalmanın bedelinin çizgilerden korkmak, pörsüyen ve rengi değişen deriden ürkmek, taze ve zindeliğin rengini mezara girerken bile sırtında taşımaya yemin etmekten geçmesi ne kadar hazindir-ki hepimiz hazin olduğunu bile bile bu diskurun rehavetinde gevşeriz! İlk gençlikte bir idealizmden çok şimdiki zamanın kurduğu romantik metalaştırılmış bir cam şato olan güzellik, formda olma ve sarkmama artık zamana karşı alınacak bir intikam andı değildir de nedir? Derinin incelmesi, yüz hatlarının genişlemesi, kiloların artması, selülitlerin belirginleşmeye başlaması, şekil kaybı, kapıda beliren andropoz, menapoz, kemik erimesi ve kıyamet!
Oysa ağır ağır yaşlılığın keyfini çıkarmak ne güzeldir bir çeşme yolunda, diyelim ki 70 yaşındaysan 70 yaşında gibi görünerek; hayatı bir de böyle kavrayamamak, falso verirken artık utanmamak, bazen unutmak, bazen hatırlamak, zamana meydan okumak yerine zamanı kendi haline bırakmak, şaire, torunlarına, eğitim politikalarına kızmak, sonra çekip gitmek hiçbir şey olmamışçasına.